Hong Kong, 80ler…

Döneli (kaç?) 3 hafta olmuş. Şimdi sabah, lab’ımda çalıştım, bir şeyler hallettim, arada spotify’ı açtım, Leslie Cheung’ün “yeni” albümü çıkmış, onu haber verdi sağolsun, açtım ben de, 70 şarkılar bir toplama, çalmaya başladım, 80’lerin Hong Kong’una gittim, oradayım şimdi.

Okumaya devam et “Hong Kong, 80ler…”

Hello Dolly!

Dün akşam, gece, her neyse, yenilerden, dizilerden seyredecek bir şey bulamayınca ne zamandır izlemeyi planladığım Gilmore Girls’ün “A Year In Life”ını açtık, ilk bölüm, kış.

Şarkılar çalınca altyazıda da belirtiyordu “şudur budur” şeklinde. Gilmore Girls’ü de izlemeyeli epey olmuştu, iyi geldi – A Year In Life’tan beri bile 10 yıl geçmiş bu arada (hesapta James Sweeney’in filmleri yazarken GG bağlantılarından da bahsedecektim, uçmuş gitmiş (it’s Jess, always Jess)). Güzelce izledik, ekran kararırken Dolly Parton’dan “Here You Come Again” çalmaya başladı, altyazıda ise “[some country song]” yazmaz mı! Sinir oldum. Dolly Parton. Koskoca Dolly Parton ya, onun muhteşem “Here You Come Again”i, “[some country song]” ne demek, indir o eli, bir kere öncelikle “Sayın Dolly Parton Hanımefendi’nin pek muhteşem ‘Here You Come Again’i” diyeceksin. Nergis Hanım’a aktardım bu son sıkıntımı, Dolly Parton’ın nasıl bir azize olduğunu, ne büyük hayırlara imza attığından, mütevaziliğinden bahsettim (Nergis Hanım da -özellikle şu son Çin maceramızla birlikte- azize mertebesine erişti bu arada: bir düşünsenize, siz benim bu ahkâmlarıma sadece -ve kendi hür iradenizle, sizin istediğiniz zaman- bu blog üzerinden mazur kalıyorsunuz, çok sevgili N. Hanım ise 7/24 bu cefayı çekmekle yükümlü!).

Komik ve hüzünlü bir şey olarak peşinden Drunk History’nin ilgili bölümünü izledik, siz de dilerseniz buyurun buradan yakın:

Peşinden de ünlü, çok ünlü arkadaşlarıyla, onların şarkılarını söylediği son albümü ‘Rockstar’dan, Ringo ve Paul ile söyledikleri ‘Let It Be’yi çaldık, bayrağı astık, kapanış.

Bu sabah uyanmış, telefonu açmıştım ki, google’dan acı haber düştü feed’ime. Honky Tonk dilinde söyleyecek olursak: İki saat kadar önce, dünya bir meleğini daha geldiği yere uğurlamıştı…

Okumaya devam et “Hello Dolly!”

Ankara, Ankara, güzel Ankara (geldik biz!)

Merhabalar! Dün itibarıyla, çok şükür sıkıntısız geçen uzuuuuuun bir yolculuğun ardından güzel memleketimize avdetimizi icra ettik. İnsanın evi gibi var mı? (Yok). Odalar, eşyalar, giysiler, bilinip de unutulmuş bir sürü güzel şey, detay her bir köşeden çıkan.

Üstelik bu sadece evimiz kısmı. İki gündür jet-lag’le mücadele ettiğimizden -hemen karşımızdaki markete gerçekleştirdiğimiz iki kısa seferi saymazsanız- evden hiç çıkmadık. Daha görüşülecek arkadaşlar, bir dolu güzel insan var!

Görüşmek üzere, sevgilerle, geldik biz. 8)

Kaynakça:

  • Ahmet Haşim – Kuğuların Avdeti
  • Robert Browning – Childe Roland to the Dark Tower Came
  • Cemal Süreya – Oteller Hanlar Hamamlar için Sürekli Şiir
  • Edip Cansever – Gelmiş Bulundum
  • Turgut Uyar – Kıyıdaki Elma’ya Bir Ses

İki fülm, iki kipat

Yazın başında James Sweeney’nin Twinless (2025) filmini izleyip çok beğendik – beni böyle “helal olsun, bunca yapıma rağmen hâlâ daha özgün konular bulunabiliyor; Amerikan bağımsız sineması tutturunca çok süper tutturuyor” nidalarıyla izlettiren, hakikaten her şeyi yerinde, çok iyi bir filmdi.

Filmi çok beğenince ertesi gün, aynı yönetmenin ilk filmi olan Straight Up (2019)‘ını izledik (zaten totalde bu ve Twinless, iki filmi var), o da apayrı bir güzellikti, James Sweeney’e 10 nomero 5 yıldız verip, radar listeme aldım.

Baby / if you love me / Won’t you please / Just give me a smile?..
Okumaya devam et “İki fülm, iki kipat”

“Hadi gene iyisin…” — DEĞİLİM TAYFUN!

Maşallah, gittiğimiz yere bereketimizle gidiyoruz, taşırıyoruz hatta [1,2]. Buralar yemyeşil ama şaşırtıcı bir şekilde yağışı çok az, çok şaşırıyorduk gerçekten de, nasıl idare ediyor bunca bitki, tamam rutubet var ama yağmur da gerekmez mi diye (geçen seneki ilk gelişimizde Muson yağmurlarını bizzat birinci elden tatbik ettiğimizden, o kısmı da biliyoruz ama bir 15 günlük yağmurla bir yıllık depo dolar mı? Doluyormuş şeri).

Bize on bin yıl önce, Caponca kursuna giderken tayfun’un etimolojisi için “güçlü/büyük (大-da?) rüzgar (风-feng?)” olarak Çince’den geldiğini söylemişlerdi, değilmiş. Yunan mitolojisinde güçlü rüzgârlara hükmeden ‘Typhon’dan (Τυφῶν) geldiğini de yazan var, “bizim” Arapça ‘Tufan’dan geldiğini de (“tufan” deyince, tamam, işin bir “benden sonrası tufan” kısmı da var tabii ama benim aklımda canlanan şöyle İsrafil’in Sûr’u üflemesiyle çıkan esintinin yıkıcı muhteşem bir güce dönüştüğü bir an (gibi bir şey).

Geçen (bu olaylardan biraz daha önce), Nergis Hanım’la konuşuyorduk, sadece bildiğimiz kelimelerin değil, tecrübelerin de algıyı sınırlayabileceğinden (yazılı olarak da, burada, “diegesis” alt başlığı altında biraz ahkâm kesmişim bu konuda da…). Yani (N. Hanım’dan aktaracak olursak:) “buralarda çok nemli, boğucu bir sıcak oluyor” dediğinizde, karşı taraf “ah, İzmir/Antalya sıcağı gibi, anlıyorum” diyor ama öyle değil işte Eliza, (sub-?)tropik bir yer burası, okyanusa komşu (“okyanusa kıyın mı var, derdin var şeri…”). Tayfun fırtına değil, örneğin sadece buralarda oluyormuş, tıpkı “ardly appening urricane”lerin veya siklonların da sadece belli yerlerde vuku bulmaları gibi (bulamamış mıyız bunlara Türkçe bir ad? Gerçi neden bulalım ki — dilimiz evrilirken, gelişirken hangi vatandaşımız bu kavramları cümle içerisinde geçirme ihtiyacı duymuştur ki! 8). Bkz. Şekil A, come to the blackboard!

Kaynak: National Environmental Satellite, Data, and Information Service (NOAA)
Okumaya devam et ““Hadi gene iyisin…” — DEĞİLİM TAYFUN!”